09 Mart 2010

Bir Ömür Sadece...


Ağrı Dağı tüm ihtişamıyla karşımda duruyor. Gözümü dahi kırpmadan geçirdiğim bir yolculuğun ardından, o ihtişama dalıp tüm yorgunluğumu unutuyorum. Zirvesi bembeyaz, birkaç küçük bulut zirveyi ara ara saklamaya çalışıyor. O kadar yakın görünüyor ki Nuh’un gemisinin oturduğu bu dağ, yürüsem sanki birkaç dakika içinde yamaçlarında çok geçmeden de zirvesine ulaşabilecekmişim gibi geliyor, ama bu yolculuğa başka bir gün çıkmak üzere dağdan gözlerimi ayırıyorum.

...

Yüremeye başlıyorum. Dağın eteğine ulaşmak, ordaki havadan bir nefes çekmek istiyorum. Yürüyorum, yürüyorum, yürüyorum... Her adımda dağa biraz daha yaklaştığımı düşünüyorum. Durup kafamı kaldırıp bakıyorum, dağ sanki yürüdüğüm mesafe kadar benden uzaklaşmış. Devam ediyorum yürümeye. Birkaç tepe aşıyorum dağın eteğinde olduğumu düşünüyorum. Bir kez daha bakıyorum kafamı kaldırıp, dağ daha da uzak görünüyor şimdi. Her adımda ben yaklaştığımı düşündükçe, dağ sanki benden bir şeyler saklarcasına uzaklaşıyor. Bir türlü eteğinde olduğumu göremiyorum. Saatime bakıyorum, iki saat geçmiş altı yedi tepe aşmışım ama hala dağın eteğine varamamışım. İçimdeki yamacına ulaşma inadı artıyor, daha hızlı yürümeye başlıyorum. Bulutlar güneşi sakladığında hava o kadar soğuyor ki titremeye başlıyorum. Boğazım kuruyor, suyumun bitiğini görüyorum.

...

Üç saat olmuş yürümeye başlayalı ama hala dağın eteğine ulaşamamışım. Dağa sinirlenmeye başlıyorum. Zirvesine bakıp bir küfür savuruyorum. “Sakladığın ne ola ki bu kadar utanıyorsun benden?” diye soruyorum.

...

Bir süre daha yürüyorum kafamı kaldırıyorum...

...

“Ve her yıl Ağrıdağında bahar gözünü açtığında,çiçeklerle, keskin kokular, renklerle, bakır rengi toprakla birlikte Ağrıdağının güzel, kederli kara gözlü, iri yapılı, çok uzun, ince parmaklı çobanları da kavallarını alıp Küp gölüne gelirler.” (Ağrıdağı Efsanesi, Yaşar Kemal)

Suren Asaduryan, “Bir Ömür Sadece” adlı çalışmasında, Ağrıdağı efsanesindeki çobanlar gibi çaldığı “duduk”uyla Ağrıdağının eteğine götürüyor bizleri. Dağın iki yanını buluştuyor, bir taraftan Ermenistan ezgilerini taşıyor, diğer taraftan Anadolu ezgilerine nefesiyle can veriyor.

Her parçada bir başka müzik enstrumanı eşlik ediyor duduğun o, kederli sesine.

Kiminde klarnet... “Bir Ömür Sadece” “Benim Yolum”, hayatın bir yolculuk olduğunu bize duduğa yalvararak klarnet anlatırken, klarnete yalvaran duduk her nefeste bir başka duygu yaşatıyor, özlemi, hüznü ve umudu. “‘İnsan, insan gibi olmalı’ diyor nefesler” yorumunu yapıyor, bu çalışmaya hayat verenler.

Kiminde kopuz... Erkan Oğur’un kopuzuyla, perdesiz gitarıyla ve fikirleriyle katkıda bulunduğu albümde, sonsuzuluğa sınırlar çiziliyor.

Kiminde klasik kemençe... Derya Türkkan, “yolda geçen ömürler” için duduğa eşlik ediyor, bir kervanla yolculuğa çıkarıyorlar bizleri.

Kiminde kaval... “Kırmızı kayalıkların dibine, bakır toprağın, bin yıllık baharın üstüne kepeneklerini atıp gölün kıyısına fırdolayı otururlar. Daha gün doğmadan Ağrıdağının harman olmuş yalp yalp yanan yıldızların altında kavallarını bellerinden çıkarıp Ağrıdağının öfkesine çalmaya başlarlar.”(Ağrıdağı Efsanesi, Yaşar Kemal)

Bir sandığım vardır sırmadan telden

Bir çift yavrum vardır tomurcuk gülden

...

Sene gardaş sene bu kötü sene

Gide de gelmeye bu kötü sene

Perdesiz gitarın eşliğinde albüm bitirilip stüdyonun ışıkları söndürülüyor. Ağrı Dağının yamaçlarına karlar düşüyor.

...

Dağın yamacındayım. Bu kez dönüp ovaya bakıyorum, ova o kadar yakın ki...


2004 Halkbilimi Dergisinde yayınlanmış güncel albüm tanıtımı yazısı.

16 Eylül 2009

Soğuk

Pencere hafifçe aralandı. Soğuk hava içeriye hücum etti ve odaya bir bıçak gibi saplandı. Hafif bir sis oluştu odada. Hasan ağır harerketlerle yerinden kalktı, uyuşuk adımlarla pencereye doğru yürüdü, pencereyi yavaşça kapatırken hırıltılı bir sesle "Neden açılır bu pencere?" diye söylendi. Yorulmuştu, Hasan. Pencerenin önündeki sofaya uzandı. Odanın tavanında sobada yanan ateşin alevleri dans ediyordu. Bir süre alevleri izledi, alevin oluşturduğu şekilleri birşeylere benzeterek bir hikaye oluşturmaya çalıştı. Sonra gözleri ağırlaştı, göz kapaklarına sanki dünyayı asmışlardı. Sızdı, derin bir uykuya daldı.

Uyandığında üşümüş, soba sönmüş ve pencere aralanmıştı. Yavaşça uzandığı sofadan doğruldu ve sofada bir süre oturdu. Odayı süzdü. Pencereden süzülen sokak lambasının ışığı odayı aydınlatıyordu. Hasan, gerindi ve gözlerini ovuşturdu. Yerinden kaltı ve loş odadan ağır adımlarla çıktı.

Bir süre sonra odaya döndüğünde, kucağında bir kaç tane odun parçası vardı. Halen ılık olan sobanın kapağını eliyle kaldırdı, maşa ile közlerin üstündeki külleri dağıttıp, odunları sobanın içine dizdi, sobanın kapağını kapatı.

Duvarda asılı duran gaz lambasına baktı. Pijamasının cebindeki kibriti çıkarırken lambaya doğru yürüdü. Gaz lambasının cam kavanozu kırılmıştı. Kibriti çaktı ve fitili tutuşturdu. Pencereye doğru yöneldi. Aralanmış pencereyi kaptırken elindeki kibrit kutusunu pencerenin aralığına sıkıştırdı. Perdeleri çekti ve sofaya yeniden uzandı. Yine koskoca bir günü yatağında geçirmişti. Kış her yılkine göre daha sert geçiyordu. Düşünceler içinde yeniden uykuya daldı...